23 Kasım 2021 “Kara Salı” ve Büyüme Perspektifleri

SOSYAL MEDYADA PAYLAŞIN:

UZMAN GÖRÜŞÜ YAZI DİZİSİ – HALUK R. TÜKEL (SEDEFED EKONOMİ DANIŞMANI)*

“Kara Salı” olarak nitelendirilen 23 Kasım 2021 faiz indirimi sonrasındaki kurlardaki patlamayla ilgili olarak, bir “Ekonomik Büyüme Teorisi” üretilmek isteniyor. Özünde, büyümeyi finanse edecek döviz rezervi ve cari döviz girdisinden yoksun ekonomiye dış ticaret fazlası verdirerek döviz girdisi sağlanması hedeflenmiş gözüküyor. Mal dengesinin fazla vermesi, Türkiye için alışılagelmiş bir durum değil…Ara ve yatırım malı ithal edip sanayi malı ihraç eden bir ülke olarak ki -bu gelişme kategorisinde olan bir ülke için doğaldır- mal dengesinde fazla vermek neredeyse imkansız bir cambazlık gibi duruyor. Cari işlemler fazlası düşünülebilir, ama o noktada hizmet dengesinde fazla beklemek durumundayız. Orada da, özellikle turizm gelirlerindeki zafiyet, bu fazlayı zorlaştıran bir unsur…Kaldı ki, ülkeler kamu ve özel sektörün döviz finansman ihtiyaçlarını, portföy yatırımları, doğrudan yatırımlar, kısa ve uzun vadeli sermaye girişleriyle karşılarlar. Bu da istikrarlı ekonomi ve ülke kredi riskini yansıtan düşük CDS oranları gerektirir. Bu anlayıştan yönetim felsefesi olarak çok uzaklardayız.

“İhracata dayalı büyüme” elbette herkesin arzu ettiği bir büyüme yöntemidir. İhracat, rekabet gücü ve ürün kalite açısından sizi uluslararası standarta taşır. Ancak, ekonominin yapısından kaynaklanan -söz konusu ülkeye özgü- bir devresel hareketin mevcudiyetini de inkar edemeyiz. Ara ve yatırım malı ithalatı ağırlıklı bir yapıda, iç talep kaynaklı da, dış talep kaynaklı da büyüme olsa, beraberinde bir ithalat talebi getirir. Yüksek oranlı devalüasyonlar ihracata fiyat avantajı sağlar, ama ithalat fiyatlarının artması da hem enflasyon, hem de iç talep daralması, hem ithalat daralması, hem de büyümede düşme getirir.

Bu gelişmenin tipik örneği 2018 yılıdır. Görünüş o ki, hedef, 2022 yılı için,  2018 deneyimini yeniden ülkeye yaşatmak ve 2023 seçimlerine genişleyen bir ekonomiyle gelmek…

Bu durumda, 2022 makro senaryosunu çizmek oldukça basit…Kurun 2021 yılı sonunda, 2018 yılı azami oranında (Reel Faiz Paritesi-%94) değer kaybedeceğini düşünebiliriz. Zaten, rezerv yokluğu ve  “Faiz indireceğim!” sendromu, beklentileri Türk lirasını aşağıya doğru yönlendiriyor. Vadeli kur hesaplamalarında bizim gibi gelişmekte olan ülkelerde geçerli olan ve  “Dolar ve TL bazında reel faizlerin veri olduğu” zaman getirileri eşitleyen “Reel Faiz Paritesi” ni kullanarak 2022 için bir kur senaryosu da çizmek mümkün…

“Reel Faiz Paritesi (RIRP) “ne göre (UIRP+PPP=RIRP) dolar kurunu, -azami TCMB aylık kurlarını dikkate alarak- Aralık 2021 ayında 1$=15.40 TL olarak düşünebiliriz. Bunun 2022 yılında getireceği enflasyon üreticide %50+, tüketicide %25+ olur.  2022 yılının ikinci yarısında yüksek enflasyon şartlarında reel faizi % -3/-5 seviyesinde tutacak bir faiz artışının şart olacağını düşünürsek, 2022’de yıl sonu kuru 1$=18.39 TL, 2022 yıl ortalaması 1$=17.16TL olur. Bu kur ve enflasyona asgari ücretteki artışın yetişmesi ve reel bir hanehalkı tüketim talebi yaratması çok zor gözüküyor. Asgari ücret, %30-40 oranında artsa bile, 2022 yılında, 2021 yılındaki 200 € düzeyinde kalır. Şirketlerin de bu ortamda yatırım harcamalarını sürdürmelerini beklemek de gerçekçi olmaz.

Bu şartlarda, 2022 yılında, enflasyon ve kur artışları nedeniyle, hem ithalatta, hem büyümede, iç talep daralmasına bağlı bir düşme beklemek lazım. Bu daralmanın ilk çeyrekte %-0,7, ikinci çeyrekte %-1,9 civarında olacağını tahmin ediyorum. Türkiye’de resesyonlar genellikle 6 ay sürer. 2022’nin ikinci yarısı için -TCMB politika faizini düşük tutsa bile- piyasa faiz oranının da tekrar %20’lerde seyredeceği düşünülürse- ekonomiyi resesyondan çıkaracak büyümenin hangi talep unsurlarından kaynaklanabileceği konusunda bir fikrim yok…Ama, 2022 yılının ikinci yarısındaki muhtemel bir toparlanma, son çeyrekte %4,3’lük bir artışla  yıllık büyümeyi %3,6’ya getirebilecektir.

Şunu da eklemeden geçemeyeceğim. Ortada yeni bir “Ekonomik Büyüme Teorisi” falan olmadığı gibi, bu politika, devalüasyonla iç talep kısıntısı yaratan tipik bir “IMF Mali İstikrar Programı” görüntüsünde…Sadece IMF, -imkansız olduğunu bildiği için- dış dengede dış ticaret fazlası değil de, -daha ulaşılabilir hedef olan- merkezi yönetim bütçesinde faiz dışı fazla verdirir. Gerisini de piyasa ekonomisinin kendisini dengelemesine bırakır.